Meridyen Sohbetleri, yeni döneminde ikinci konuğu Beşir Ayvazoğlu’nun katılımıyla 21 Aralık 2013 Cumartesi günü saat 19.00′da Meridyen’in tarihi mekânında gerçekleşti.

Meridyen Derneği’nin yaklaşık 40 üye ve gönüllüsünün katılımıyla gerçekleşen etkinlikte, Mehmet Akif’in yaşamı ve hayat hikâyesi üzerinden, dönemin manevî ve kültürel atmosferini anlamak, sosyal, entelektüel  ve sanat hayatına ışık tutmak üzere Beşir Ayvazoğlu, ‘Mehmet Akif’i an(la)mak’  konusu çerçevesinde bir sohbet gerçekleştirdi.

BsrAyvazoglu

 

Sonpeygamber.info Yayın Yönetmeni Yunus Emre Kaya’nın selamlama konuşmasıyla başlayan programda, Beşir Ayvazoğlu sözlerine, Mehmet Akif’i anlamak için yaşadığı dönemi incelemenin önemine değinerek başladı:

“Mehmet Akif’i tam anlamak için yaşamış oldukları döneme bakmak lazım. Mehmet Akif gibi birçok çağdaşın ne kadar zor zamanlarda yaşadıklarını, ne kadar büyük felaketlerin içinden çıkıp geldiklerini, bu felaketler içinde ne hissettiklerini, nasıl yaşadıklarını ve ruhlarında nasıl bir travmanın bulunduğunu anlamak için mutlaka o dönemi yaşamak, değerlendirmek lazım.”

“Çöküşün en dramatik anında bu çağdaş insanlar dünyaya geldiler” diyen Ayvazoğlu, sözlerine dönemin zorluklarından ve eğitim sisteminden bahsederek devam etti:

“Mehmet Akif ve arkadaşları doğdukları yıllarda (1876-77), eskilerin ise 93 Harbi dedikleri Osmanlı-Rus Harbi döneminde, çöküşü adım adım, safha safha yaşadılar. Bu büyük savaşın ne kadar büyük bir ekonomik yıkım getireceğini tahmin etmek zor değildi. Ekonomik problemler ve dış borç, Osmanlı devletini yarı sömürge haline getiriyordu. 1800’lü yılların ortalarında ve sonralarında, yani Mehmet Akif gibi 1873 yılında doğan nesil bu olanları safha safha yaşadı. Kendilerini büyük bir imparatorluğun vatandaşı olarak dünyada bulan bu nesil, küçücük bir devletin dünya politikalarıyla tecrit edilmiş, dünya meselelerine boğulmuş, artık hiç kimsenin itibar etmediği küçücük bir devletin vatandaşı olarak büyümüşlerdir. Mehmet Akif’in vizyonu, dünyaya bakış şekli imparatorluk şeklindeydi. Bu şekilde eğitiliyorlardı. Mektebe gittiklerinde görmüş oldukları harita devasa bir imparatorluk haritasıydı. Buna göre düşünüyorlardı.”

BsrAyvazoglu1

 

Mehmet Akif’in babası Müderris İpekli Tahir Efendi’den de bahseden Ayvazoğlu, sözlerine şöyle devam etti:

“Mehmet Akif, çocukluğundan itibaren bir imparatorluk coğrafyasının vatandaşı olarak doğmuş olmanın şuuruyla yetişmiş bir insandır. Müderris İpekli Tahir Efendi, Arapça ve Farsça’yı son derece iyi bilen, kelimenin tam anlamıyla âlim bir adamdı. Mehmet Akif Ersoy, önce eski tip mahalle mektebine, sonra modern tarz mahalle mektebine, lise eğitimi için ise Mülkiye İdadisi’ne gitmiştir. Mülkiye’nin yüksek kısmına geçecekken babasının vefatı ve evlerinin yanmış olması nedeniyle birdenbire kendilerini büyük bir sefaletin içinde bulmuşlardır. Mehmet Akif, kısa yoldan hayata atılabilmek için o tarihlerde yeni açılan baytar mektebine gitmiştir.”

Beşir Ayvazoğlu, Mehmet Akif’in doğduğu semtte, semtin kültürünw ve bu semtin kültürünün Mehmet Akif’e yansımasına ise şu sözleriyle değindi:

“Mehmet Akif İstanbul’da doğmuştur. Asıl memleketleri Arnavutluk’tur. Kosova’nın sınırları içinde bulunan İpek şehrinin Şuşisa köyünde babasının imamlık yaptığı caminin harabeleri durmaktadır. Mehmet Akif’in akrabalarının hatıraları hala bu köyde yaşamaktadır. Mehmet Akif ise İstanbul’da, Fatih’in Sarıgüzel semtinde dünyaya gelmiştir. Aslında Fatih demek, İstanbul demektir. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra üçüncü tepeye ilk önce sarayını yaptırıyor, sonra dördüncü tepeye onun adını yaşatacak olan Fatih Camii’ni ve medreseleri yaptırıyor. Etrafıyla Fatih devrinin hatıralarını taşıyan, dolayısıyla Türk ve Müslüman İstanbul’un kültürüyle, gelenekleriyle teşekkül ettiği ana semt Fatih’tir. Fatih İstanbul kültürünün özünün özüdür.’’

Mehmed Akif’in, şair olmanın ötesinde ahlâkçı bir münevver ve memleket meselelerini en yüksek sesle terennüm eden bir sanatkâr olduğunu vurgulan Ayvazoğlu,  son olarak Mehmet Akif’in şairliğine, tercih ettiği yazarlara ve sanat anlayışına değinerek, sözlerini şöyle sonlandırdı:

“Fars edebiyatını ve Arap edebiyatını okutacak kadar iyi bilen Mehmet Akif, erken yaşta şiir yazmaya başlamıştır. Dönemin insanları Mehmet Akif’in Fransızca’sının çok iyi olduğunu söylerler. Natüralist yazarlar, tercih ettiği yazarlardır. Mehmet Akif’e tercih ettiği yazarlar sorulduğu zaman, öncelikle Emile Zola ve Alphonse Daudet olarak iki ismi dile getirmektedir. Emile Zola’nın romanları aynen Fransız hayatının birebir yansımasıdır. Çok enteresandır ki, Mehmet Akif sanat görüşünü şair olmasına rağmen natüralistlerin görüşlerine dayandırır. Kendi sanat anlayışını ‘hayat, hakikat ve müşahede’ olarak özetler.”

BsrAyvazoglu2

 

Sohbet, Beşir Ayvazoğlu’nun katılımcıların sorularını cevaplamasının ardından son buldu.