SONPEYGAMBER.İNFO SİYER ATÖLYESİ 2010 SONUÇ RAPORU

-TESPİTLER VE TEKLİFLER-

Siyer-Edebiyat İlişkisi

“Siyer Atölyesi” Meridyen Derneği tarafından Sonpeygamber.info projesi kapsamında siyer sahasında yapılan çalışmaların  seyrini ve alana dair temel sorunları disiplinlerarası bir yöntemle tartışmak, değerlendirmek, teklifler sunmak amacıyla ve her yıl farklı kadro/temalarla organize edilmek üzere planlandı.

2008 yılı istişare toplantılarının ardından 2009 yılında “Cumhuriyet Devri Akademik Siyer Literatürü”[1] temasıyla ilk oturumları gerçekleştirilen atölye çalışmasının 2010 toplantısı ise “Siyer-Edebiyat İlişkisi” üst başlığıyla gerçekleştirildi[2]

İki gün boyunca süren atölye çalışmasında bir yandan Türkçe siyer literatürü kutsal ve sanat ilişkisi, dilbilim, anlatıbilim, edebiyat sosyolojisi, edebiyat tarihi, roman teorisi vb. edebiyat disiplinlerinin perspektiflerinden masaya yatırılırken, diğer yandan da estetik ve edebî kaygılar odağında siyer yazıcılığının geleceğine dair yapıcı öneriler sunmak amacıyla çeşitli tartışmalar yapıldı. Toplantıda edebiyat teorisinin yanında İslam tarihi, felsefe, kültür tarihi, çeviribilim gibi konuyu tamamlayıcı disiplinlerin bakış açılarından hareketle kaleme alınmış tebliğlere de yer verildi.

Toplantı, çok yönlü ve alana katkı sağlayıcı tekliflerin ortaya konulabilmesi açısından bir sempozyum formatında değil, sunulan tebliğlerin açıkça tartışıldığı bir ortamda, konunun muhatapları yazarlar ve yayıncıların da katıldığı müzakerelerle gerçekleştirildi.

1. Kutsal ve Sanat

2010 yılı Siyer Atölyesi, edebiyatın en genel niteliği itibariyle bir sanat dalı olmasından dolayı kutsalın bir ifade aracı olarak sanatın imkânları ve işlevlerinin tartışılmasıyla başladı.

Bu çerçevede sunulan tebliğlerde öncelikle sanatın “dinin bir dili” olduğu vurgulandı. Sanatın dilindeki dolaylı anlatım imkânlarının da din gibi nesne-özne ayrımını gözeten bir dilin kullanımının mümkün olmadığı bir alanda son derece işlevsel olabileceği üzerinde duruldu.

Kutsal ve sanat ilişkisi bağlamında dinin uhrevi ve dünyevi âlem arasında “aracı” olduğu gibi sanatın da yeri geldiğinde böyle bir fonksiyon üstlenebileceği dile getirildi.

Yine Hz. Peygamber’in sireti ve edebiyat konulu tartışmalara bir üst çerçeve sağlaması amacıyla tarih boyunca peygamber anlatılarının nitelikleri ve oluşturdukları algı üzerinde duruldu. Burada dile getirilen başlıca görüş de tarih boyunca peygamberlerin sonraki ümmetleri tarafından aşırı bir yüceltme kaygısıyla hayatın dışına itilerek mitolojik kahramanlar olarak tasavvur edildikleriydi. Aynı sonucun İslam Peygamberi söz konusu olduğunda da zamanla ortaya çıktığı dile getirildi ve bir süre sonra “gerçeklik”ten ziyade “imaj”ın benimsenmeye başlandığı tespitinde bulunuldu.

2. Klasik Mirasın İmkânları

Kutsal ve sanat konulu tebliğlerin ardından Siyer Atölyesi’nde Divan Edebiyatı ve Türk Halk Edebiyatı merkezli sunumlar aracılığıyla klasik mirasın günümüz sîret yazımında ne gibi imkânlar sağlayabileceği konusu üzerinde duruldu.

Klasik Türkçe siyer literatürü üzerinde yapılan değerlendirmelerde öne çıkan noktalar ise Hz. Peygamber’e ilişkin eserlerin dinî edebiyatın büyük bir bölümünü oluşturduğu, O’nu anlatmak için zamanla çok sayıda kendi alt-dillerini de kuran farklı edebî türün ortaya çıktığı ve Türkçe siyer yazımının -bugün her ne kadar o gayeden uzaklaşıldığı görülse de- başlangıcından itibaren edebî-estetik kaygılar etrafında şekillendiğiydi. Diğer yandan konuları siyere hasredilmiş külliyatın dışında kalanlar ile din-dışı eserlerde de Hz. Peygamber’in hayatından kesitlerin doğrudan veya çeşitli edebî anlatım teknikleri ile dolaylı yoldan işlendiğine işaret edildi.  Bu husus da Hz. Peygamber’in sîretinin Divan ve Halk Edebiyatı literatüründe ne denli içselleştirildiği sonucunu ortaya koydu.

Klasik literatürden günümüzde nasıl istifade edilebileceği konusundaysa geleneğin tüketimi yerine bugün geçmişteki külliyatın oluşumu ve tekâmülünü sağlayan bilinç düzeyini ve estetik çabayı örnek almanın daha isabetli olacağı belirtildi. Kuşkusuz bu eserler yazarlarının mektepleri ve meşreplerince kaleme alınmış ve o dönemin farklı kültür seviyelerindeki insanlara hitap etmekteydi. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz zaman dilimlerinde günümüz okurunun ihtiyaçları doğrultusunda bir siyer yazıcılığının gerekliliğinin altı çizildi.

3. Dil ve Vokabüler

Toplantıda sunulan bildirilerde sık sık temas edilen noktalar arasında dil ve vokabüler konularının olduğu görüldü. Yapılan analizlerde tüm yazılı metinlerde olduğu gibi siyer metinlerinde de en önemli unsurun “düşüncenin evi” olarak da nitelenen dil olduğu belirtildi.

Edebiyatın temel malzemesi olmasının yanı sıra dilin söylem belirleyici ve algı kurucu işlevlerinin de göz önünde bulundurularak siyer yazımında tıpkı klasik literatürde olduğu gibi bu alana ait denilebilecek bir alt-dil’in kurulması ihtiyacı vurgulandı.

Vokabüler olgusu etrafında yapılan tartışmalarda farklı görüşler dile getirildi. Siyer metinlerinin özel bir söz dağarcığına sahip olmasının gerekliliklerine atıflarda bulunulan görüşlerde kelimelerin dinî arka planlarından ödün verilmemesi ve onların ıstılahta yüklendikleri farklı işlevlerin göz önünde bulundurulmasının hassasiyet gösterilmesi gereken bir olgu olduğu öne çıktı.

Dil ve vokabüler konusunda pratik ve güncele dair yapılan eleştirilerdeyse özellikle Milli Eğitim Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı gibi resmî kurumlarca bu alanda yapılan yayınların, siyerin ruhu ve felsefesi adına bugünün insanı göz önünde bulundurulduğunda yeni bir dil oluşturmaktan uzak oldukları eleştirisinde bulunuldu.

4. Edebî Tür Tartışmaları

Atölye oturumlarında üzerinde en çok durulan ve tartışılan konuların başında siyer anlatılarında kullanılan/kullanılması gereken edebî türlerin neler olması gerektiği ve modern dönem siyer yazımında zaman zaman kullanılan edebî türlerin -roman gibi-  bu çerçevede ne kadar elverişli ve sağlıklı olduklarıydı.

Günümüz ve sonrası edebî siyer yazımında tür olarak “roman” tercihinin ön plana çıkmasının gündemde olması göz önünde bulundurularak tartışmalara öncelikle bu minvalde başlandı.

Farklı görüşlerin dile getirildiği bu tartışmalarda roman türünün siyerin konularını işlemek için neden elverişsiz ve “aykırı” olduğu konusunda öncelikle bu türün doğasında konuların trajikleştirilmesi, işlenen öğelerin fantastize edilmesi, mahremiyetlerin ifşası, çatışmaya dayalı bir anlatım zemininin varlığı vb. hususların yer alması dolayısıyla bazı sakıncaların olduğuna temas edildi. Roman türünün elverişsizliği konusunda dikkat çekilen en önemli nokta da “kurmaca” olgusunun ön plana çıkması ve “tanrısal anlatıcı” anlayışının/modelinin çarpıtmalar ve sahih olmayan kurgulara zemin hazırlama tehlikesinin bulunmasıydı. Diğer yandan bu kurmaca anlatım yoluyla ortaya çıkacak fantastik ve çarpıtılmış algının asıl siyer bilgisinin yerine geçme tehlikesinin de kaçınılmazlığı söz konusu edildi.

Roman türünün yabancılaştırıcılığı, içerisinde doğmuş olduğu ideolojinin aygıtı olarak işlev gördüğü ve bir tüketim metaına dönüştürülmeye yatkın tabiatı dolayısıyla da bu yapının siyer muhtevasıyla tezat bir durum teşkil edeceğine dikkat çekildi.

Buna karşın tiyatrodan roman ve modern öyküye her tür içerisinde Hz. Peygamber’i anlatma imkânının bulunabileceği ve siyere bir anlatı olarak bakmanın da bize farklı olanaklar sağlayabileceği belirtildi. Çoklu/çoğul anlatımların savunulduğu tartışmalarda tek bir Peygamber anlatısının varlığını öne sürmenin de felsefî-metafizik anlamda “şiddet” olacağı dile getirildi.

İslam Tarihi ve tarih yazıcılığı perspektifinden bakıldığında da artık günümüzde büyük bir malzeme birikiminin olması dolayısıyla çok sayıda ve birbirlerinden farklı siyer metinlerinin ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğu, bu malzemelerin birer anlatı haline getirilmeleri esnasında da ister istemez kurguya gidileceği belirtildi. Ancak asıl önemli olanın bu kurgunun en sahih biçimde yapılması gerektiği ve bu konuda bir metodolojinin geliştirilmesi olduğu belirtildi.

Netice itibariyle bu tartışmalar siyerin sadece muhteva değil, aynı zamanda bir yapı ve biçim meselesi olduğunu, anlatı ve hakikatin birbirlerinden ayrı şeyler olmadıkları gerçeğiyle beraber ortaya çıkarıyordu. Bu bağlamda artık edebî siyer yazımında hazır şablonlar yerine bu alana hasredilmiş ve konunun hassasiyeti göz önünde bulundurularak tasarlanmış yeni ve özgün edebî tür(ler) inşasının gerekliliği ortaya konuldu. Nitekim bu çabanın verimli sonuçlar ortaya koyduğunun örneği Klasik Türk (Divan) Edebiyatı tarihinde mevcuttu.

5. Nasıl Bir Anlatı?

Muhteva tartışmaları çevresinde diğer yandan, siyerin tamamını kuşatacak tam ve eksiksiz bir “mega siyer”in üretimindeki imkânlar ve problemler dile getirildi.

Tartışmalarda sıkça dile getirilen teklif ise artık kronolojik anlatımın terk edilerek “tematik” sîret yazıcılığının ön plana çıkarılması ve bu konuda derinlemesine bir arkeolojinin yapılmasıydı.

Hz. Peygamber’in hayatından küçük kesitlerin işlenmesi ve etkili bir anlatım olanağı sunabileceği konusunda da edebiyatımızdaki köklü “tahkiye” geleneği ve “kısa öykü” biçimlerinden faydalanılabileceğine işaret edildi. Edebiyatımızdaki “terceme-i hâl” geleneğinin de bugün yeniden sîret yazıcılığı bağlamında gündeme taşınması ve bu birikimin imkânlarından faydalanılması atölyede sunulan teklifler arasındaydı.

Siyer yazıcılığında şimdiye dek düşülen en önemli hatalardan biri de eserlerin öz bakımından birbirlerini tekrar eder nitelikte olmalarıydı. Toplantıda zaman zaman eleştirilen bu hususa karşılık artık Hz. Peygamber’in bilinmeyen, şimdiye dek işlenmemiş yönlerinin ele alınması ve yeni anlatılarda O’nun mesajının evrenselliğinin odağa oturtulması gerektiği vurgulandı.

Hz. Peygamber’in yüceltilmiş bir mitolojik figür olarak değil, bir insan olarak, ilahî mesajın beşerî düzeyde uygulanabilirliğinin bir örneği olarak anlatılması gerektiği üzerinde önemle duruldu.

Roman türünün aykırılığına karşın romanın kimi anlatım tekniklerinin kullanılabileceği, eser adlarının çarpıcı olması, okura iletilmek istenen mesajın propagandist bir biçimde değil de örtük bir biçimde eserlere işlenmesi-içselleştirilmesi, kuşatıcılık kaygısıyla kişi ve ayrıntı kalabalığına gidilmemesi, o dönemde yaşamış birinin gözüyle olayların anlatılabileceği gibi noktalar da edebî kurgu ve anlatım teknikleri konusunda yapılan spesifik tartışmalar neticesinde sunulan tekliflerdi.

Toplantıda genel siyer yazıcılığına dair altı çizilen bir husus estetik kaygının sadece edebî siyer eserlerinde değil, edebiyat kanonu dışında kaleme alınmış popüler eserlerde de asgari düzeyde yer alması gerektiğiydi. Bu alanda eser kaleme almak için yola çıkanların artık dil ve anlatım bakımından belirli donanımlara sahip olmaları ve estetik kaygılardan uzak kalmamaları çağrısında bulunuldu.

Yapı, biçim ve muhtevanın yanı sıra “işlev” konusunda dile getirilen görüş, edebî siyer eserlerinin kuru bilgi aktarımından ziyade Hz. Peygamber’in sîretinin “içselleştirilmesi” ve bu çerçevede bir “bilinç” oluşturmaya yönelik olmasıydı.

6. Edebiyat Eleştirisi ve Siyer

Edebî siyer yazımı faaliyetlerinin ve literatürün edebî açıdan değerlendirilmesinin yanında, edebiyat disiplinlerinin de siyer eserlerinin anlaşılması ve değerlendirilmesi/kritik edilmesi konusunda faydalanılacak alanlar olduğu şeklinde özgün bir teklif dile getirildi.

Kutsallık meselesinin göz ardı edilmeden anlatıcı, muhayyel muhatap (narratee) ve kurmaca gibi inceleme birimlerinin siyer eserlerinin değerlendirilmesinde kullanılmasının teklif edildiği bölümde, bu şekilde geliştirilebilecek muhtemel uygulamaların literatürün daha iyi anlaşılabilmesine katkı sağlayacağı belirtildi.

20. yüzyılın sonlarına doğru bir grup tarih felsefecisi tarafından tarihin de artık epistemolojinin değil, edebî eleştirinin bir konusu olarak yorumlanmaya başlaması ve tarihçilerin de anlatı türlerine bağlı, onların kategorilerini kullanan metin üreticileri olarak değerlendirilmesi, bu teklifi tamamlayıcı/destekleyici tespitlerden biriydi.

7. Siyer Yayıncılığı

Osmanlı döneminden başlayan siyer verimlerinin dünya görüşü ve bilimsel değişimlere paralel bir seyir izlediği tespiti gerek toplantıdan önce gerekse toplantı aşamasında dile getirilen bir husustu. 1980 sonrası yazın faaliyetlerinde de artık yayınevlerinin belirleyici işlevlerinin ortaya çıkması ve “piyasa” şartlarının eser telifinde ve basım-yayımında son derece etkin olmaya başlaması siyer yayıncılığının da mercek altına alınması gerekliliğini ortaya koyuyordu.

Siyer yayıncılığı konusunda üzerinde durulan ve hassasiyet gösterilmesi gerektiği belirtilen en önemli nokta; siyeri konu alan eserlerin bir meta olarak pazarlanma kaygılarının zaman zaman öne çıktığıydı. Neticede kültür endüstrisi sahasında yürütülen yayın çalışmalarının ekonomik kaygılarla yine bu endüstrinin dili ve yöntemleri kullanılarak sürdürülmesi, günümüzde niceliğin niteliğin önüne geçmesi gibi bir tehlikeyi ortaya çıkarmaktadır.

Diğer yandan konusu siyer olan kimi anlatıların popüler kaygılar dolayısıyla “roman” etiketi altında “piyasaya sürülmeleri” de toplantıda eleştirilen bir husustu.  Kuşkusuz siyer eserleri muhteva, yapı ve işlevleri itibariyle bu tür kaygılardan uzak tutulmaları gereken hassas bir konuma sahiptirler.

Günümüzde yayın çalışmalarının “internet” alanına doğru istikamet değiştirmesi olgusu göz önünde bulundurularak söz konusu alandaki yayın faaliyetleri de kritik edildi. Bu analizlerde öncelikle dile getirilen husus yine siyer metinlerinin birer tüketim metaı haline dönüştürülmeleriydi.  Temel amaçları “raiting” veya “hit” almak olan internet sitelerinin siyer metinlerini araç olarak kullanıp okurları kendilerine çekmeleri bu nesneleştirme sürecinin en önemli etkinliği olarak öne çıktı. Bu tür bir “araçsallaştırma”  yine siyer metinleri ve eserlerinin sahip oldukları hassas konuma ve içeriğe aykırı bir durum teşkil etmektedir.

Öte yandan dijital platformlarda sürdürülen yayın çalışmalarının da görsel ve işitsel bağlamda estetik kaygılardan uzak ve arabesk bir nitelik taşıdıkları tespiti önemle dile getirildi.

Genel itibariyle yayıncılık konusunda dile getirilen görüş, bu alandaki faaliyetlerin siyerin felsefesiyle uyumlu bir çizgide ilerlemeleri gerektiğiydi.